AYRI DÜŞEN YOLLAR BÖLÜM 5
BÖLÜM 5
Yalnızlık yorgunluğu da beraberinde getirir. Hele de yalnızlık birden çökmüşse hayatımıza, yorgunluk daha fazla omuzlarımıza biner. Kemal de Ankara’ya geldiğinden beri yalnızlığın getirmiş olduğu yorgunluk ile baş etmeye çalışıyordu. Bazen sorunların hepsi o kadar üst üste geliyordu ki nefes alamayacak gibi hissediyordu.
Bugün ise yalnızlık bir nebze olsun Kemal’in yüreğinden ayrılmış bir kuytuya çekilmişti. Otobüs terminalinde büyük bir sevinç ile annesi ve babasını bekliyordu. Kuytuya çekilen yalnızlık uzun bir süre yüreğime çökmeyecek diye düşündü. Çünkü ailesi geldiği zaman karşısına alıp Gülbahar ile evlenmek istediğini konuşacaktı. Ailesinin okulu bitirip öyle evlenmesini gerektiğini söylese de dinlemeyecekti. Burada ona iyi gelecek tek kişinin Gülbahar olacağına adı gibi emindi.
Anne ve babasını getiren otobüsü gördüğü zaman oturduğu banktan kalkıp perona doğru ilerledi. Otobüsten inen ailesine sarılıp, eşyalarını aldıktan sonra taksiye binip ayarladığı otele doğru yola çıktılar. Kemal Ankara da yurtta kaldığından dolayı sınıf arkadaşı Serap’ın ailesine ait otelde kalacaklardı. Otele vardıklarında resepsiyondan giriş yaptırıp odalarına çıktılar.
Odaya girdikleri zaman sağda tuvalet ve banyo yer alıyordu. Odanın içinde ise bir tane çift kişilik bir tane ise tek kişilik yatak mevcuttu. ‘’ Oğlum bura biraz pahalıdır. Baksana girişi falan baya lüks duruyor. Keşke daha uygun bir yerden ayarlasaydın.’’ dedi babası.
Normal şartlarda burası Kemal’ler için biraz pahalı bir yerdi. Serap’a derslerinde yardım etmesi karşılığında babasının otelinde Kemal’in ailesinin kalması için bir oda ayarlamıştı.
- Merak etme baba burası benim arkadaşımın babasının oteli. Bazı derslerinde yardım edince oda teşekkür etmek için bize oda ayarladı.
‘’Keşke deseydin oğlum elimiz boş gelmezdik’’ Hayriye dönüp ‘’Kemal’e getirdiğimiz dondurmayı arkadaşına verelim. Bu seferlik böyle olsun Maraş’a döndüğümüzde de bir koli yapar yollarız.’’ dedi. Hayriye ise başını tamam dercesine salladı.
- Tamam babam takma kafana bunları şimdi, biraz dinlenin sonra da aşağı yemeğe inelim.
Annesi ile babası üstlerinin değiştirip yatağa doğru uzanıp dinlenmeye koyuldular. Kemal de ayakkabılarını çıkarıp yatağa doğru uzanmıştı ki kapının çalması ile tekrar doğruldu. Kemal’in babası Mehmet ‘’ Kim geldi ki’’ dedi. Kemal bilmiyorum dercesine omuz silkti ve yataktan kalkıp kapıyı açmaya gitti. Kapıyı açtığında karşısında sınıf arkadaşı Serap’ı gördü. Serap uzun boylu sarı saçlı kahverengi gözlü alımlı bir kızdı.
- Serap hoş geldin bir sıkıntı mı vardı?
Serap saçlarını kulaklarının arkasına tarayarak ‘’ Şey ben annen ile babana bir hoş geldin demek istemiştim. Müsait değiller ise sonra da gelebilirim.’’ Onlar kapıda konuşurken arkadan Hayriye’nin sesi yükseldi. ‘’ Gel kızım gel müsaidiz.’’ Annesinin sesini duyması ile Kemal kapıyı sonuna kadar açtı ve eliyle içeri geçmesi için işaret etti.
Serap içeri girdiği zaman Mehmet ile Hayriye çoktan karşılamak için ayaklanmıştı. ‘’Kusura bakmayın rahatsız ettim hoş geldiniz demek istemiştim.’’ Mehmet gülümseyerek Serap’a döndü ‘’ Ne kusuru kızım estağfurullah hoş bulduk.’’ dedi. Hayriye ise bir yandan gözleri ile Serap süzerken ‘’ Oğlum bizi arkadaşın ile tanıştırmayacak mısın?’’ dedi. Kemal ise eli ile önce annesini sonra ise babasını işaret ederek ‘’ Annem Hayriye Babam Mehmet.’’ sonrasında ise eli ile Serap’ı göstererek ‘’ Oteli ayarlayan arkadaşım Serap.’’ Serap utangaç bir tavırla ‘’ Memnun oldum efendim’’ deyip önce Hayriye’nin sonra ise Mehmet’in elini öptü.
‘’ Kızım geç otur şöyle’’ dedi Hayriye eli ile iki kişilik bazanın yanında olan koltuğu gösterdi. Serap geçip koltuğa oturdu Karşısında ki bazaya ise Mehmet ve Hayriye geçti. Kemal ise ayakta kollarını birbirine kavuşturmuş bir şekilde sırtını duvara yaslamış bekliyordu. ‘’ Nasılsınız efendim yolculuğunuz nasıl geçti.’’ dedi Serap.
Hayriye kızı incelemeye daldığından dolayı Serap’ın sorusunu duymadı. Mehmet koluyla Hayriye’nin koluna hafifçe vurdu. Hayriye birden irkilip Mehmet’e ne oluyor dercesine baktı. ‘’ Serap kızım yolculuğun nasıl geçtiğini soruyor. Nerelere daldın Hanım.’’
- Ya öyle gözüm dalmış kızım kusura bakma. İyi geçti. Ama işte saatlerce oturmak yoruyor insanı biraz.
- Kusura bakmayın yol yorgunusunuz sizi de rahatsız ettim. Ben gideyim siz de dinlenin efendim.
Hayriye ‘’ Valla seni ilk görüşte o kadar sevdim ki ne yorgunluk kaldı ne başka bir şey.’’ dedi.
Kemal annesine ters bir bakış attı. ‘’ Anne sen yorgun olmayabilirsin ama babamın gözlerinden uyku akıyor. Biraz dinlenmeye ihtiyacı var bence.’’ Dedi.
‘’ Bence de efendim ben gideyim sizde dinlenin. Tekrar tanıştığıma çok memnun oldum.’’
‘’ Böyle olmadı ama bak ne diyeceğim akşama yemeğe bizle yer misin? Daha iyi tanışmış oluruz seninle.’’ Dedi Hayriye. Serap ise memnun bir tavırla ‘’ Olur teyzecim akşama restoranda görüşürüz o zaman. İyi günler’’ deyip kapıya doğru yürüdü.
‘’ Görüşürüz kızım.’’ Dedi Hayriye ve Kemal’e döndü ‘’ Oğlum geçirsene arkadaşını’’ Kemal annesinin ne yapmaya çalıştığını anladı. Gülbahar ile olan evlilik konusunu en kısa zamanda ailesi ile konuşması gerektiği kanaatine varmıştı.
Serap gittikten sonra Hayriye ve Mehmet yatağa geçip dinlenmeye başladılar. Kemal ise ailesine Gülbahar ile ilgili konuyu nasıl açacağını düşünüyordu. Gerçi hala Gülbahar cevabını vermemişti ama onunda kendisi ile aynı düşüncelere sahip olduğuna adı gibi emindi. ‘’ Ah gülüm vuslata az kaldı bekle.’’ Sesli söylediğinin farkında değildi. Annesi döndü ‘’ Neye az kaldı oğlum.’’ dedi.
- Neye az kaldı anne.
- Az önce dedin ya az kaldı diye neye az kaldı işte.
- Haaa o mu şey hadi iyice dinlenin de yemek saatine az kaldı anne onu dedim.
Kemal gülerek ‘’ Gülbahar haklıymış harbi sevince Leyla oluyorsun.’’
Birkaç dakika sonra Hayriye ve Mehmet çoktan uykuya dalmıştı. O kadar yorulmuşlardı ki Hayriye hafiften horlamaya başlamıştı. Kemal gülerek ‘’ Yorulmadım dediğinde bu kadar horluyorsan yorulmuş halini düşünemiyorum anne.’’ dedi. Sonra kolunu başının altına atıp düşüncelere daldı. Gülbahar ile zorlu bir yola girdiklerinin farkındaydı. Kendi ailesini ikna etse bile Gülbahar’ın huysuz ve aksi bir babası vardı. Onu ikna etmesi biraz zor olacaktı. Ama Gülbahar yanında olduğu müddetçe her zorluğun üstesinden gelmek Kemal için daha kolaydı.
Aşk’ın vuslatı sevgidir. Aşk ile başlar insan yola sonra sarp dağları aşar, engebeli yollardan geçer ve sonunda sevgiye ulaşır. Bazen yolun ortasında pes eder, bazen de sarp dağları aşıp engebeli yollardaki derin çukurlara dikkat etmeden düşüp sevgiye ulaşması olması gerekenden fazla zaman alır.
Kemal sarp dağları aşıp engebeli yollardan vaktinde geçip sevgiye ulaşmak için rabbine içinden dua etti. Sonra saate baktı daha yemeğe baya vakit vardı. Sabah ailesini almak için çok erken kalkmıştı. Kafasında ki düşünceler ile birlikte uykuya kendini bıraktı.
*******************************
Serdar bu hayatta vatanından başka kimsesi olmayan bir askerdi. Ama son zamanlarda gönlüne vatan aşkının yanına arkadaş olarak Gülbaharınki de eklenmişti. İlk gördüğü andaki o şaşkın ve masum hali aklından bir türlü çıkmıyordu. Evinin penceresinden Gülbahar’ın evinin kapısı görünüyordu. Gülbahar her dışarı çıktığında çaktırmadan takip ediyor ve bu yaptığında da çok utanıyordu. Çünkü duyduğuna göre Gülbahar’ın beklediği bir sevdiği vardı. Sevdiği olan birine bir askerin yan gözle bakması asla yakışmazdı. Lakin gönlüne de bir türlü söz dinletemiyordu. Silopi’ye gidersem belki unuturum o güzel gözleri diyerek geçirdi içindin.
Şimdi ise pencerenin önünde elinde bir bardak çay ile Gülbahar’ın evinin kapısına bakıp bir umut çıkar diye bakıyordu. Beklemeye devam ederken birden kapıda bir hareketlenme görüldü. Gülbahar kapıdan çıktı. Üstünde çiçekli elbise vardı. Saçlarını açık bırakmıştı. Gülbahar evlerinin yan tarafındaki kapıya doğru gitti ve kapıyı çaldı. Kapıyı açmak için gelen kızı tanıyordu. Geçenlerde sarhoşun birinin rahatsız ettiğini görmüş müdahale etmişti. ‘’ Birde çıkarken görsem seni bana bugünlük yeter deyip Gülbahar’ın tekrar çıkmasını pencerenin önünde beklemeye başladı.
Gülbahar ise son gelişmeleri Sibel ile konuşmak için sabahı zor etmiş kahvaltısını yaptıktan sonra ilk işi, soluğu Sibel’in evinde almak olmuştu. Sibel kapıyı açıp Gülbahar’ı karşısında görünce ‘’ Kız iyi ki geldin bende evde çok sıkılıyordum’’ dedi ve Gülbahar’ı içeri aldı.
‘’ Odama geçmeden önce kahve yapalım mı?’’ dedi Sibel. ‘’ Yapalım bacım zira anlatacaklarımın yanında kahve çok iyi gider.’’ Sibel Gülbahar’ın son sözlerinden sonra iyice meraklanarak ‘’ Ne oldu kız çok meraklandım şimdi.’’ Gülbahar kıkırdayarak ‘’ Korkacak bir şey yok ama kahve olmadan da anlatılmaz.’’ dedi.
Sibel kahveyi yaparken Gülbahar ise tepsiye fincanları diziyordu. ‘’ Fatma teyze evde yok mu?’’ dedi Gülbahar. ‘’ Evde yatak odasında uzanıyordu biraz.’’ Pişen kahveleri fincanlara döktükten sonra Sibel annesine kahvesinin hazır olduğunu söyleme için yatak odasına gitti. Gülbahar Sibel ile kendisinin kahvesini Sibel’in odasına götürdü. İki arkadaş kahveleri alıp yatağa oturdular.
- Eee anlat bakalım ne var ne yok Gülbahar Hanım?
- Ya kızım neler oldu bir bilsen. Dünden beri içim içime sığmıyor.
- Ne oldu anlatsana?
Gülbahar derin bir nefes aldı. ‘’ Şimdi Kemal bana mektup yollamış.’’ Sibel daha da meraklanarak. ‘’ Hep yolluyor sana mektubu. Ya kızım ayrıntıyı sonra anlat konuya gelsene.’’
‘’Tatile geldiğinde nişan yapalım yaza evlenelim diyor. Yani daha fazla beklememize gerek kalmadı. Galiba sevdiğime kavuşuyorum.’’ Gülbahar’ın sözü bittiği andan birlikte sevinç çığlıkları atıp birbirlerine sarıldılar. Çığlıkları duyan Sibel’in annesi birden odaya daldı.
- Ne oluyor kızım niye bağırıyorsunuz. Komşuları başımıza toplayacaksınız.
Sibel annesinin içeri girmesini beklemiyordu. Telaş ile aklına ilk gelen şeyi söyledi. ‘’Şey anne yerde böcek gördük de ondan bağırdık.’’
Sibel’in annesi ayağında yer alan terliği çıkardı ve eline aldı. ‘’ Aman anam böcekten de korkulurmuymuş. Nerde depesine indireyim de ölsün.’’
- Şey bağırınca korktu kaçtı herhalde. Sen işine bak ben bir daha görürsem bağırmak yerine seni çağırırım.
Sibel’in annesi başını sağa sola salladı ve odadan çıktı. Sibel ile Gülbahar ise birbirine dönerek kıkırdadı ve tekrar sarıldılar.‘’ Kemal ile buluşmalarımıza çok yardım ettin. Babama karşı beni çok zor durumdan kurtardın. Bende sevdiğin adama kavuşman için elimden geleni yapacağım. Söz sana. ‘’ Sibel Gülbahar’ın koluna hafifçe vurdu. ‘’ Biliyor musun? Sizden çıkarken de asker ile göz göze geldik. Az önce sana kapıyı açarken de bana bakıyordu. Galiba oda bana karşı bir şey hissediyor.’’
- Gerçekten mi? Bugün çok güzel bir gün benim için. Hep güzel haberler alıyorum. Şu an mutluluktan ağlayabilirim.
- Biz mutluluktan ağlamayı değil gülmeyi hak ettik.
- Haklısın cancağzım.
Kahvelerini bitirdikten sonra Gülbahar eve gitmek için ayaklandı. ‘’ Kahvelerimizi içip, içimizdekileri döktüğümüze göre ben kalkayım. Annemin yetiştirmesi gereken siparişleri var. Ondan dolayı evde ki işlerin hepsi benle Ayşe’ye bakıyor.’’
- Tamam, şimdi kapıya çıktığımız da çaktırmadan bak Serdar bize doğru bakıyor mu? Sen de bir teyit et kendi kendime gelin güvey olmayayım.
- Anlaştık.
Kapıya çıktıkları anda Gülbahar omzunun üstünden Serdar’ın evine doğru baktı. Onun da baktığını gördü ve bir anlığına göz göze geldiler. Gülbahar heyecanla kafasını Sibel’e doğru çevirdi.
- Harbi bakıyor bak gitmeden açılır bu oğlan sana.
- Yaaa gerçekten mi. Gülbahar düşündükçe kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor.
- Seni şu an en iyi ben anlarım. Ben şimdi eve geçiyorum. Gelişmelerden beni haberdar edersin.
- Tamam sen de et.
Gülbahar evinin kapısına geldi ve anahtarını çıkartıp açarak içeri girdi. Serdar komutan uzaktan Gülbahar’ı eve girene kadar izledi. Az önce göz göze geldiği an kalbi yerinden çıkacakmış gibi atmaya başlamıştı. Askerlik hayatı boyunca sayısız operasyona katılmış hiç birinde Gülbahar ile göz göze geldiği kadar heyecanlanmamıştı. İmkânsız bir aşk için bu kadar heyecanlanması canını yakıyordu. Tek umudu tekrar görev yeri olan Silopi’ye döndüğü zaman kalbine yerleşmiş aşkı derinlere gömmekti.
İmkansızlık ve mucize birbirlerine düşman iki duygudur. İmkansızlık insanoğlunun hayallerini çalıp Kaf dağının yüksek tepelerine saklar. İnsanoğlu önce yılmadan hayallerini bir müddet arar. Bulamayınca umutları kuşlar gibi uçup gider. Hayallerini kaybeden insanoğlu çöker. Sonra mucize insanoğlunun çöktüğünü görünce dayanamaz. Alır tüm umutları kucağına insanoğlunun hayallerine girmek için imkansızlık ile savaşmaya gider. Kaybederse savaşı mucize kucağına aldığı umutlar ile tekrar gökyüzüne karışır. Eğer kazanırsa, elinde ki umutları tekrar insanoğlunun hayallerine yerleştirir. Kaybettiği umutlarına tekrar kavuşan insanoğlu ise tekrardan hayallerini bulmak için savaşır gerçekleştirmek için elinden geleni yapar.
Şu an komutan Serdar’ın hayallerinden uçup giden umutları mucize bulmuş, hayallerine yerleştirmek için imkansızın karşısına geçip savaş ilan etmiştir. Hangisinin kazanacağı şu anlık bilinmez ama mucize kazansa bile hayallerinin gerçekleşmesi için Serdar’ın mücadeleyi bırakmaması gerektiği vazgeçilmez bir gerçektir.
********************
35 YIL SONRA FİRUZE’DEN
Hayatta tutunabileceğiniz tüm insanlar sizi terk ettikten sonra bir hiçliğin ortasında yaşama tutunmaya çalışırsınız. Ben hiçliğin ortasına yolculuk ederken önce annemi sonra ağabeyimi en sonunda da babamı kaybettim. İşte yalnızlığın dibine vurmuşken karşıma Sena çıktı. Beni hiçliğin ortasından çekti aldı.
Sena ile üniversite de aynı sınıftaydık. Uzun boylu sarışın yeşil gözlü bir kızdı. Babası albaydı. Babası gibi asker olmayı çok istemişti, lakin tek çocuk olduğundan dolayı babası izin vermemişti. Oda okuldan mezun olduktan sonra babasından gizli bir şekilde benimle beraber tabip teğmenlik için başvuru yapmış kabul edilmişti. Sonrasında kader bizi ayırmamış aynı görev yerlerinde çalışmıştık. Son görev yerimiz ise Tunceli olmuştu. Tunceli’de Sena, ben ve Melek Komutan ile aynı lojmanda kalıyorduk.
Melek Komutan ile askeri okulda tanışmıştık. Bizim iki üst devremizdi. Yetimhane de büyümüştü ve hayatta kimsesi yoktu. Onunla ilk karşılaştığım da kendimi görmüştüm. Hayatta o kadar yalnız kalmıştı ki hiçliğin en kuytu köşesinde kayıp olmuştu. Sena nasıl bana el uzattıysa ben de Melek Komutan’a el uzatıp çıkarmıştım. Sonrasında ise çok garip bir üçlü olarak yolumuza devam etmeye başlamıştık.
Şimdi ise lojmanın balkonunda elimde çay yaz ayının bize armağanı olan yıldızlara bakarak bugün ağabeyim ile olanları düşünüyordum.
‘’ Ne yapıyorsun burada havaya avel avel bakıyorsun?’’ elinde bir kupa kahve Sena ile balkonun kapısından beni izliyordu.
- Hiç öle düşünüyordum.
Balkonun kapısından ilerleyip karşımda yer alan sandalyeye oturdu.
- Ağabeyin ile olanları mı düşünüyorsun.
- Evet.
- Eğer seni yalnız bıraktığına pişman ise sana ulaşacaktır. Eğer değil ise hiç umursamayacak yoluna devam edecektir. Eğer ulaşmayı seçerse ne yapacaksın.
Bu soru karşısında derin bir iç çekip sessiz kaldım. Bana yakınlaşıp kendini affettirmeye çalışsa ne yapacağımı bilemiyordum. Ağabey deyip sıkıca sarılıp kaybettiğimiz bunca yılı telafi etmesine izin mi vermeliydim? Ya da yok sayıp yoluma devam mı etmeliydim?
- Bilmiyorum o kadar yalnız kaldım ki eğer bana ulaşmaya çalışırsa affetmeli miyim? Yoksa yoluma devam mı etmeliyim. İnan bilmiyorum.
- Bak ağabeyin de sen de askersiniz. Yeri geliyor ikiniz de her an ölümle burun burunasınız. Eğer sana ulaşmak isterse işte o zaman affet. Affet ki bir gün ağabeyinin tabutu ile karşı karşıya gelirsen pişman olma.
- Şu an bu konuyu konuşmak istemiyorum. Karşıma gelip de kollarını açarsa o zaman düşünürüm.
Sena ile konuşurken çayımın nasıl bittiğini bile fark etmemiştim. Ayağa kalkıp çay almaya gidecektim ki kollarımın ve bacaklarımın sızını hissettim. Sena bana acıyarak bakarak ‘’ Kaç şınav ceza verdi.’’ dedi. ‘’ En son yüz elli saydım‘’ Zira sevgili Melek Komutanım bana yaralı bir askerin ameliyatına pratisyen bir hekimle girip risk aldığım için ceza vermişti. Güya kendince insaflıydı. Eğer ameliyattayken bir şey kötü gidip asker riske soksaydım daha ağır cezalar alabilirdim.
‘’ Çocuğun numarasını alsaydın daha fazla çektirirdim alamadığın için fazla yüklenmeyim dedim.’’ Elinde ince belli çay bardağı ile konuşarak masaya doğru ilerleyip yanımda ki sandalyeye oturdu. Sena şaşkın bir şekilde gözlerini bana dikti.
- Ne sen ve bir çocuğun telefonunu almak mı? Yahu telefonunu almayı bırak bu hayatta birini beğenebileceğini bile düşünmüyordum.
- Abartma heri benimde beğendiğim insan yavruları da oluyor.
Sena nefes bile almadan sorularını art arda sıralamaya başladı.‘’ Eeee kim bu çocuk. Tipi nasıl. En önemlisi gözleri hangi renk.’’
Melek Komutan gülerek ‘’ Gözlerini gördüğünü pek sanmıyorum. Zira kendisi ameliyat ettiği hastaya aşık oldu.’’
‘’Aşık olmak çok ileri bir boyut. Boyu posu güzeldi. Bide gözlerinde refleks var mı diye baktığımda gördüm. Rengi yeşildi.’’
Sena söylediklerim karşısında hayal kırıklığına uğramış gibi ‘’ Aman uyanık bile olmayan sesini bile duymadığın adamı mı beğendim. İlk aşkı Harry Potter olan kızdan ne beklenir ki sanki.’’
Melek Komutan çayından bir yudum aldıktan sonra ‘’ ikinci aşkı da Jaycob diye bir kurt adammış. Yani bu durumda şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz. Gerçek hayatta beğendiğin tek çocuk.’’
‘’ Ben hala onları çekici buluyorum.’’ Dediğim anda Sena ve Melek Komutan kahkaha atarak gülmeye başladılar. Bende dayanamayıp onlara eşlik ettim.
Gülmek o kadar iyi gelmişti ki bana sanki bir anlığına kafamda ki düşünleri alıp başka diyarlara götürmüştü.
Melek Komutan ise gülmekten karnını tutuyordu. ‘’ Ay bugünlük bana bu kadar yeter. İki görev, sonrasında Firuze’ye çektirdiğim şınav beni çok yordu. Ben yatıyorum. Sizde fazla kalmayın. Yarın karargâhta bir sürü iş var.’’
‘’ Tamamdır komutanım iyi geceler.’’ Dedi Sena. ‘’ İyi geceler komutanım. Rüyanızda beni görün’’ dedim. Bana dönüp ‘’ Kabus görmek istemem Firuze.’’ Dedi ve uyumak için odasına gitti.
Melek Komutan gittikten sonra Sena ile baş başa kalmıştık. Sena kahvesinden bir yudum aldı ‘’ Aman kırk yılda bir birini beğendin onu da bir daha görür müsün? O bile belli değil.’’
- Görsem bile yaklaşamam ben o çocuğa.
- Neden miş? Hem sen niye yaklaşıyorsun. O yaklaşsın sana. Fıstık gibi kızsın ama farkında değilsin.
- Yaklaşamam çünkü ağabeyimin timinde üsteğmen.
Ağabeyimden bahsedince bir anda gözlerim doldu. Bu akşam evrende yer alan tüm duyguları aynı anda yaşıyordum. Sena gözlerimde ki yaşları sildi sonra ise elimi elinin içine aldı. ‘’ Senin hep yanındayım bunu unutma tamam mı?’’ Senanın gözlerinin içinde ki sıcaklığa baktım. ‘’ Hep elimi tuttuğun için çok teşekkür ederim.’’
- Ömrüm yettiği sürece hep tutacağım. Ama ağabeyin konusunda söylediğimi de sakın unutma.
Anlaşıldı dercesine kafamı aşağı yukarı salladım.
- O zaman ben yatıyorum. Yarın erken kalkacağız. Sen de çok oturma.
- Peki balım merak etme. İyi geceler.
- İyi geceler balım.
Sena gittikten sonra tekrar yıldızları izlemeye devam ettim. Nedense gökyüzünü izlemek beni çok rahatlatıyordu. Sena’nın söylediklerini düşündüm. Bir yanım eğer ağabeyim, bir adım atarsa geçmişte ki yalnızlığımı silip ona doyasıya sarıl diyordu, diğer yanım ise içimde ki tüm öfkeni kus asla yüzüne bakma diyordu.
Affetmek söylemesi kolay bir sözcük olsa da hayata geçirilmesi çok kolay olmayan bir meseledir. Affetmek için insan önce içinde ki kırgınlıklar ile bir savaşa girmelidir. Bu girilen savaş sırasında kalbin birçok kez yara alsa da sonun da zafer kazandığın zaman tüm yüklerini atmış hayata yeni doğmuş bebek gibi devam etme şansı yakalamış olursun.
Ağabeyimi affetmek için içimde ki kırgınlıklar ile savaşmaya şu anlık cesaretim yoktu. Çünkü ağabeyime sadece kırgınlığım yoktu. Aynı oranda kızgınlığımda mevcuttu. Yıldızları seyrederken düşüncelerim her zamanki gibi havaya karışsın diye derin bir nefes alıp verdim. Sonra sabah erken kalkacağım için odama gidip güzel rüyalar görme ümidi ile yatağıma yatıp uykuya daldım.
*****************************
35 YIL SONRA FERİT’DEN
Hastanenin soğuk koridorlarında hızlı adımlar ile ilerliyordum. Furkan uyanmış ve normal odaya alınmıştı Bende nasıl olduğunu görmek için ziyaret etmeye gelmiştim. Odasının kapısına geldiğimde çalma ihtiyacı hissetmeden içeri girdim. Timin tüm iyeleri odadaydı ve beni gördüklerinde hepsi birden ayağa kalktılar. Elimle oturmaları gerektiğini işaret ederek Furkan’ın yanına doğru ilerledim.
‘’ Nasılsın Üsteğmenin gene yırttın paçayı.’’ Furkan hafifçe doğrulmaya çalışıyordu. Yatağının yanında bulunan koltuğa oturdum. ‘’ Kurtulamadınız gene benden komutanım.’’ Dedi gülerek.
Hafif tebessüm ettim bende. ‘’Kurtulmak isteyen kim oğlum. Bu timin bel kemiğisin sen. Eeee ağrın sızın var mı?’’
‘’Biraz yara yerim ağrıyor komutanım.’’
‘’ ilk defa kurşun yemiyorsun alışman lazım bu acılara. Doktor gelince söyleyin bir ağrı kesici yapsın.’’ dedim.
‘’ Aman komutanım doktor demeyin Asil’i daha yeni susturmuştuk’’ dedi Ömer. Ne oldu dercesine bakış attım. Asil ise bana dönerek anlatmaya başladı.
‘’ Komutanım Furkan Üsteğmen’imin doktoru çok bilgiliydi. Hastaneye gelirken bir müdahale yaptı bir flimin içerisinde gibi hissettim kendimi. Bir de Allah sahibine bağışlasın ama çok güzeldi. Sanki bir içim su. Böyle nasıl desem Zeyna’nın Türk hali. Hem seksi hem becerikli’’
Asil aslında kötü bir çocuk değildi belki Firuze’nin kardeşim olduğunu bilse asla böyle bir şey söylemezdi. Ama dedikleri karşısında adeta kan beynime sıçradı. Yerimden kalkıp da Asil’e doğru yürüdüğümün bile farkında değildim‘’ Birincisi kız Tabip Teğmen onun için bir kurşun yarasını tedavi etmek çocuk oyuncağıdır. İkincisi ağabeyi varsa ‘’ Şu anlık sevgilisi olma ihtimalini bile düşünmek istemiyordum. ‘’Ve senin kıza güzel dediğini duysa seni iki parçaya ayırıp, ayırdığı her bir parçanı farklı yerlere atar. Sen de telaş için de ararsın benim elim kolum bacağım nerede diye. Düzgün konuş aklını almayayım.’’ Sözlerim bittikten sonra oda da derin bir sessizlik oluştuğunu fark ettim. Asil’in yüzünde ise hem şaşkınlı hem de korku dolu bir ifade vardı.
Tufan birden önüme geçti ‘’ Komutanım daha genç bir kadın hakkında nasıl konuşması gerektiğini bilmiyor.’’ Dedi.
‘’ O zaman sana görev Tufan elin karısı kızı hakkında nasıl konuşması gerektiğini öğret buna bir dahaki saygısızlığında affetmem. ‘’ dedim
‘’ Tamam komutanım siz merak etmeyin. Hasta ziyareti kısa olur. Biz kalkalım. Refakatçi olarak’’ Tufan sözünü tamamlamadan ‘’ Ben kalırım siz gidin.’’ dedim. Tufan Time eli ile kalkmasını işaret etti ve tüm tim ayaklandı.
Tim odadan ayrıldıktan sonra Furkan bana döndü. ‘’ Komutanım siz iyi değilsin. Bir şey mi oldu?’’ dedi.
- Bilmiyorum iyi miyim değil miyim?
- Şu durumda rütbeye pek uymayacağım için affet beni ama sen ben yokken için de baya yük biriktirmişsin. Rahatlaman için yüklerini biraz benle paylaşman gerekiyor.
Furkan benim şu garip hayatımda hem sırdaşım hem de dostumdu. Annesi babası beni asla Furkan’dan ayırmazdı. Firuze’yi bu zamana kadar sadece ona anlatmıştım. Bir hata yapıp onu tek bıraktığımdan sadece Furkan’a bahsetmiştim.
- Seni tedavi eden doktor kardeşimdi. Onu ilk gördüğümde sıkıca sarılıp bırakmamak istedim lakin yüzüm yoktu. O kadar güzelleşmiş ki o kadar başarılı olmuş ki gurur duydum. Sonra düşündüm benim kardeşimle gurur duymaya bile hakkım yok.
- Bu konuda hatasızsın diyemem ama bazen hayatta çıktığımız yolları kaybederiz. Doğru yolu bize anne babamız gösterir. Sen küçük yaşta ikisini de kaybettiğin için doğru yolu bulman biraz uzun sürdü.
- O doğru yolu bulduktan sonra da artık kardeşimi aramam için çok geçti. Sence gitsem kapısına gel birbirimizin yoldaşı olalım desem affeder mi?
- Eğer pişman olduğunu görürse eminim affeder. Ama önünde uzun bir yol var.
- O zaman şu saatten sonra kardeşimi kazanmak için elimden geleni yapacağım.
- Bende senin yanındayım. Bakın bir iyileşeyim teşekkür bahanesi ile ikimiz yanına gideriz. Sizde bu ara konuşursunuz.
-
Aramızda konuşmaya doktorun odaya girmesi ile ara verdik. İçeriye giren doktor esmer uzun boylu bir kadındı. ‘’ Merhaba Furkan Bey ben doktorunuz Tuğçe Parlak. Yaralarınıza pansuman yapmak için gelmiştim.’’ Doktor Furkan’ın yarasına pansuman yaparken bende rahat hareket etmesi için kalkıp yatağın ayakucunda yer alan dörtlü koltuğa geçtim.
- Bir ağrınız sızınız var mı?
- Ameliyat yeri biraz ağrıyor.
- Onun için ağrı kesici yaptıralım. Furkan Bey yaralandığınız gün ben şehir dışında bir konferansta olduğum için ameliyatınız farklı bir doktor yaptı. Yaptığı iş konusunda tedirgindim ama başarılı bir iş çıkarmış. Gene kontrole gelirim. Geçmiş olsun.
Doktor odadan çıktıktan sonra ‘’ Biraz daraldım namazı kılıp hemen geleyim. Dönüşte kantine uğrayacağım bir isteğin var mı?’’ dedim. ‘’ Hayır sıkma canını sende ben inanıyorum her şey güzel olacak.’’ Furkan’ın söylediği her şeylere yürekten tebessüm ederek odadan çıktım.
Mescit hastanenin en alt katında yer alıyordu. Girişinde abdest için şadırvan vardı. şadırvana gidip abdestimi aldıktan sonra namaz bölümüne geçip kılmaya başladım. Sanki her yaptığım secdede gittiğim kıyamda içimde yer alan tüm olumsuzluklar dökülüyor yerini huzura bırakıyordu. Her namazın sonunda yaptığım gibi elimi açıp yüreğimdeki tüm isteklerin mevlaya ulaşması için dua ettim.
Namazdan sonra çay almak için kantine geçtim. Kantin tezgahına doğru ilerleyip ‘’ Bana bir çay versene’’ dedim.
- İnce belli mi olsun asker ağabeyim. Yoksa fincan mı olsun.
- Nerden ağabeyin oluyorum lan ben senin.
- Pardon komutanım o zaman sizde bir ince belli seven tip var.
Oğlan o kadar çok gereksiz konuşuyordu ki Asil’den sonra kalan azıcık sabır kapasitem de dolmuş hatta taşmıştı. Çayımı alıp kantinde yer alan sandalyelerden birine oturdum.
Eğer bir masada yalnız oturuyorsan o zaman bir çay söylemen gerekir kendinle dertleşmen için. Çayı alırsın karşına her bir yudum sanki içindeki sıkıntıları dökmen için yeterlidir. Ama ben artık bir masada tek başıma oturup bir çaya içimi dökmek istemiyordum. Ben kardeşimi karşıma alıp iki bardak demli çay koyup onunla gülüşmek istiyordum. Bu günlerin geleceğine ise yürekten inanıyordum
Yorumlar
Yorum Gönder